|
|
HALK DİRENİŞİNDE MED-CEZİR
|
Bugün, 12 Haziran 2012 tarihinde “Gezi Direnişi” 18. gününe girdi.
19 günlük halk direnişi, özellikle Gezi Parkı ve Taksim dışındaki kentlerde ve semtlerdeki direniş pek çok derslerle doludur. Direnişin kendiliğinden niteliği ve örgütsüz oluşu, 18 günlük direniş süresinde önemsenebilecek bir önderliğin ortaya çıkmaması, kaçınılmaz olarak direniş hareketinde yükselen dalganın (med) geri çekilmesi (cezir) karşısında ellerin-kolların bağlanmasına neden oldu.
DİSK ve KESK’in görüntüsel “örgütlülüğü”, görüntüsel “hiyerarşik yapısı”, göstermelik, sözde “destek grevleri”nden öteye gidemedi. Hatta bu göstermelik “destek grevleri”yle direniş hareketini pasifize etmeye, direnişçilerin morallerini bozmaya katkıda bulundu.
1 Mayıs’ta olduğu gibi, 17 Haziran günü, DİSK ve KESK, sözde “direngen” ve “keskin” söylemlerle ortaya çıkmışlar, ancak polis “engeli” karşısında kitleyi dağıtma kararı almıştır.
Daha ileri ve daha üst düzey mücadeleyi göze alamayan, dahası böyle bir mücadeleden korkan konfederasyon yöneticilerinin 17 Haziran “grevi”nin ardından Taksim’e yürüyüş kararından vazgeçmesi ve ardından kitlenin dağılması, yenmeye cüret ve cesaret edilememesinin açık ifadesi olmuştur.
Yenmeye ve sonuna kadar gitmeye cüret ve cesaret edemeyen konfederasyon yöneticilerinin “siyasal aidiyetleri” göz önüne alındığında, bu korkaklığın ve pasifizmin legalist sol hareketin korkaklığı ve pasifizmi olduğu açıktır.
Bir kez daha yineleyelim, bugün, 17 Haziran günü, polis terörüne karşı ülke çapında gelişen halk direnişi geri çekilme noktasına gelmiştir.
18 gündür örgütsüz ve öndersiz olarak direnişini sürdüren halk kitleleri, “bu nereye kadar gidecek?” ya da “bu direniş nasıl sonlanacak?” sorularıyla birlikte belirsizlik noktasına gelmiştir.
Polis saldırganlığı karşısında “taş atma”nın bile “barışçıl harekete zarar verdiği” ilan edildiği ve bunun büyük ölçüde direnen halk kitleleri tarafından kabul edildiği göz önüne alınırsa, Gezi Parkı’na yönelik polis saldırısının neredeyse hiçbir dirençle karşılaşmamasına şaşırmamak gerekir.
Direnişte yer alan herkesin çok iyi bildiği ve gördüğü gibi, polis saldırganlığı, en azından bugünkü aşamada, durdurmanın ve geriletmenin tek yolunun basit ve sıradan araçlarla (taş vb.) karşı durdurulabilirdi. Ama “taş atmaya” karşı geliştirilen “tutum” bu olanağı halk kitlelerinin elinden almıştır.
Halk kitlelerinin polis saldırganlığını durdurmak için kullanabileceği hiçbir araç kalmayınca da, sokaklarda kurulan derme çatma ve hiçbir biçimde savunulmayan barikatlar da kolayca yıkılmıştır.
Sorun daha sağlam barikatlar kurulması değil, barikatların polis saldırısına karşı korunması sorunudur.
Sorun, polis saldırısı karşısında eskimiş “korsan gösteri taktikleri”nin kullanılması değil, yeni sokak taktiklerinin geliştirilmesi sorunudur.
Halk direnişçilerinin tek savunma ve saldırıyı püskürtme aracı olan “taş”ı “gayrı-meşru” ilan ederek, direniş hareketi belirsizliğe sokulmuştur. Polisin “sokakları temizleme”ye yönelik saldırısı karşısında “silahsız ve savunmasız” kalınması da yükselen dalganın geri çekilmesine yol açmıştır.
Şüphesiz yükselen dalganın geri çekilmesinde pek çok neden mevcuttur. Ancak direniş hareketinin “silahsız” kalması en önemli ve en temel sorundur.
Legalist sol ve bunların uzantısı olan konfederasyon yöneticileri halk direnişinin bir isyana ve ayaklanmaya dönüşmesinden korkmaktadırlar. Taşlarla, havai fişeklerle, molotof kokteyllilerle polis saldırganlığına direnişin karşısında AKP iktidarının “iç savaş tehdidi” ve “ordu”yu kullanma söylemleri bu korkuyu daha da büyütmüştür.
Siyasal iktidarın, olağan “Toplumsal Olaylara Müdahale Araçları”yla direnişi durduramaması karşısında silaha, silahlı güçlere ve hatta şeriatçı-milis güçlere yönelmesi çok doğaldır. Önemli olan, halk direnişini “olağan araçlarla” durduramayan siyasal iktidarın silaha, silahlı güçlere ve şeriatçı milislere başvurması değil, halk kitlelerinin bu gelişme karşısında direnişi bir silahlı ayaklanmaya, bir iktidar mücadelesine dönüştürmeye yönelip yönelmemesidir.
Bugün halk kitlelerini devletin zor güçlerine karşı koruyabilecek bir gerilla gücü, silahlı bir devrimci güç elbette mevcut değildir. Ama halk direnişi, devletin zor güçlerine karşı nasıl duracağını ve nasıl ilerleyeceğini kolayca ve kısa sürede öğrenecektir ve öğrenmektedir.
Bugün, 17 Haziran günü, halk direnişi konfederasyonların korkak tutumlarıyla geri çekilmeye başlamıştır. Bu geri çekilişin, geçici bir soluklanma, güç tazeleme olarak da değerlendirmek olanaklıdır.
AKP’nin emir ve komutası altındaki devletin polis ve jandarma güçleri halk direnişinin geri çekilişinden yararlanarak geniş çaplı gözaltılara, insan avına başlamıştır. Bugün en basit bir twitter mesajı yazanlar bile gözaltına alınma tehdidi altındadır. Binlerce, on binlerce kişi gözaltına alınma ve yargılanma tehdidi altındadır. Direniş durakladıkça, bu tehdit olmaktan çıkacak, fiili bir uygulamaya dönüşecektir.
Bu tehdidi boşa çıkarmanın ve fiili hale gelmesini engellemenin tek yolu direnişi sürdürmekten geçer. Ama yorulmuş, daha doğru ifadeyle, enerjisi amaçsız biçimde tüketilmiş halk kitlelerinin yeniden sokak savaşına başlaması ancak yeni ve somut amaçlar ortaya çıkmasıyla olanaklıdır.
Halk direnişinin kayıpları, şehitleri, sadece belli bir yerde yapılan bir törenle değil, ülke çapında yapılan protestolarla sonsuzluğa uğurlanmalıdır.
Gözaltılar ve tutuklamalar, ülkenin her yerinde adliye önlerinde protesto edilmelidir.
Bu protestolarda polisin “orantısız güç kullanımı” her türlü basit araçlarla püskürtülmelidir. Bunun daha büyük şiddete yol açacağı endişesi yaratılmamalıdır.
Bilinmelidir ki, “karşı taraf” silaha başvurduğunda, halk direnişçileri “barışçıl” eylemlerini silahlı bir ayaklanmaya dönüştürmekte bir an bile duraksamayacaklardır. Kişisel belleklerde olmasa da, ülkenin tarihsel belleğinde böylesi durumlarda neler yapılabileceği yeterince mevcuttur.
Bugün, 17 Haziran itibariyle, halk direnişçileri, taş vb. araçlarla yeni bir sokak savaşı taktiklerine geçmelidirler. Bir çeşit taş vb. araçlarla gerilla taktikleri uygulanmalıdır. 1 Mayıs’lardan ve korsan gösterilerden edinilen deneyimler bu taktiklerin uygulanması için yol gösterici olacaktır.
Bu yeni taktikler, direniş dalgasındaki geri çekilmeyi, geçici bir soluklanmaya ve güçlerini tazelemeye dönüştürmeye yardımcı olacaktır.
Eğer AKP’nin emir ve komutası altındaki devletin zor güçleri halk direnişine karşı silah kullanmaya ve silahla halk direnişini ezmeye kalkışırsa, direnişin hemen silahlı bir ayaklanmaya dönüştürüleceğini ve barikatların silahla korunacağını bilmelidir.
Hiç kimsenin, “işçi konfederasyonları” unvanına sahip olan sözde “kitle örgütleri”nin halk direnişini pasifize etmeye, direnişlerini belirsizleştirmeye ve direnişçileri amaçsız bir “güruh” haline dönüştürmeye hakkı yoktur. Bunu yapanlar ya da bunu yapmaya “tevessül” edenler, hiçbir biçimde halkın yargısından kurtulamayacaklardır.
Son olarak, halk direnişinin yükselen dalgasının geri çekilişinden kaygılanmaya hiç gerek yoktur. Bu konuda dünya devrimci mücadelelerin tarihi çok büyük derslerle doludur. Sadece 1905 Moskova Ayaklanması bile bu konuda yeterince öğreticidir. Şüphesiz tarih tekerrür etmez. Zaman ve mekan farklılıkları her koşulda etkin bir unsurdur. Ama önemli olan tarihten ders çıkartmaktır.
“Her Yer Taksim, Her Yer Direniş” sloganı kitlelerde yansısını bulmuş ve kitleler gereğini yapmıştır. Şimdi sıra “Bu Daha Başlangıç, Mücadele Devam” sloganının gereğinin yapıldığı koşullara hazır olmaktır.
|
POLİS TERÖRÜNE KARŞI HALK DİRENİŞİ ÖZEL SAYISI
Polis Terörüne Karşı Halk Direnişi
“Gezi direnişi”yle başlayan ve ülke çapında yayılan eylemler, direnişler yıllardır biriken öfkenin dışa vurumu olmuştur.
Klasik ve alışıla gelen sözlerle, her cinsten, her dinden, her mezhepten, her görüşten insanlar, yaşadıkları ve kendilerini etkileyen olaylardan ve gelişmelerden yola çıkarak sokağa çıktılar.
Olaylar kendiliğinden gelişti. Devletin polis güçlerinin şiddeti karşısında herkes tepkisini ortaya koymak için sokağa çıktı.
Örgütsüz ve kendiliğinden bir kitle hareketi başladı ve gelişti.
Ne Oldu? Ne Oluyor? Ne Yapmalı?
Ve bugün, On’lar ve Denizler, dün kendilerini küçük-burjuva devrimcisi diye küçümseyenlerce, “Kemalistler” diye suçlayanlarca “kutsanıyor”! Adlarına “parklar” açılıyor, “mesajlar” yayınlanıyor. MİT’le yapılan görüşmelerin ürünü olan “Barış” onlara “ithaf” ediliyor!
Marks, Engels ve Lenin’i “aştığını” söyleyenlerin, tarihte ilk kez ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını parti programlarına koyan proleter devrimcileri anmayanların, Marksizm-Leninizmi dillerinden ve yazılardan silip atanların “kutsaması”na karşılık Mahir Çayan yoldaş onlarca yıl önce şöyle söylüyordu:
“Partimizin çizgisi, Marksizm-Leninizmin dünyanın ve ülkemizin somut şartlarına uygulanmasının oluşturduğu proleter devrimci çizgidir. Ve eylemleri de, bu leninist ideolojik ve politik tespitin pratiğe yansımasıdır.”
Proletarya Devriminin Askeri Programı V. İ. Lenin
Proletaryaya karşı silahlanmış bir burjuvazi, modern [sayfa 63] kapitalist toplumun en büyük, temel ve bellibaşlı gerçeğidir. İşte bu gerçek karşısında, devrimci sosyal-demokratları, “silahsızlanmayı” “istemeye” özendirmek! Bu, sınıf savaşımı görüşünü büsbütün bırakmak, devrim düşüncesini yadsımak demektir. Bizim sloganımız, burjuvaziyi yenmek, onları mülksüzleştirmek ve silahsızlandırmak için proletaryayı donatmak [silahlandırmak[*]] olmalıdır. Devrimci sınıf için tek olanaklı taktik budur; bu taktik, kapitalist militarizmin bütünüyle nesnel gelişmesinin mantıksal sonucu ve gereğidir. Ancak burjuvaziyi silahsızlandırdıktan sonra, proletarya, kendi dünya ölçüsündeki görevine ihanet etmeden bütün silahları hurdalığa atar. Proletarya, kuşku yok ki, bunu yapacaktır, ama ancak bu koşul yerine getirildikten sonra, kesenkes önce değil. Eğer şimdi savaş, gerici hıristiyan sosyalistler ile, tir tir titreyen küçük-burjuvazi arasında yalnızca korku ve dehşet yaratıyor, silahların her çeşit kullanılmasına, kan dökülmesine, ölüme vb. karşı yalnızca bir nefret uyandırıyorsa, kendilerine şunu söyleriz: kapitalist toplum daima ucu bucağı olmayan bir dehşettir. Ve savaşların en gericisi olan bu savaş, bu topluma korkunç bir son hazırlıyorsa, umutsuzluğa düşmemiz için hiçbir neden yok. Herkesin görebildiği gibi, burjuvanın, kendi eliyle tek meşru ve devrimci savaş için, yani emperyalist burjuvaya karşı bir iç savaş için yolları hazırladığı bir sırada, silahsızlanma “isteği” ya da daha doğrusu silahsızlanma hayali, aslında, bir umutsuzluğun ifadesinden başka bir şey değildir.
Moskova Ayaklanmasından Alınacak Dersler V. İ. Lenin
İşçi sınıfı. mücadelenin nesnel koşullarındaki değişikliği ve grevden ayaklanmaya geçiş ihtiyacını, kendi önderlerinden daha çabuk anladı. Her zaman olageldiği gibi uygulama teorinin önüne geçti. Sakin bir grev ve gösteriler, artık işçileri tatmin etmemeye başladı; şöyle sordular: Bundan sonra ne yapmalı? Böylece daha kararlı ve cesur bir hareket istediler. Barikatlar kurulması talimatı mahallelere gelmeden çok önce, zaten şehrin merkezinde barikatlar kurulmuştu. Yığınla işçi çalıştı bunlarda; ama bu bile onları tatmin etmiyordu; bilmek istiyorlardı: bundan sonra ne yapmalı? Etkin çareler istiyorlardı. Aralık ayında biz, Sosyal Demokrat işçi sınıfı önderleri, birliklerini akıl almaz bir biçimde yayıp, çoğunun savaşa etkin olarak katılmamasına sebep olan bir başkomutan gibiydik. Kitleler kararlı ve cesur bir kitle hareketi için talimat bekliyorlardı ama alamadılar .
Bunun gibi, Plekhanov'un, bütün oportünistler tarafından benimsenen fikrinden daha kısa görüşlü birşey olamaz: Ona göre, grev zamansızdı, başlatılmamalıydı ve "silaha sarılmamalıydılar". Oysa, tam tersine, daha kararlı, daha saldırgan ve daha canlı olarak silaha sarılmalıydık; sorunları sakin bir grev sınırı içinde çözmenin imkansız olduğunu, korkusuz ve amansız bir silahlı çarpışma gerektiğini kitlelere anlatmalıydık,
TÜRKİYE HALK KURTULUŞ ORDUSU SAVAŞÇILARI
Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan
TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ SAVAŞÇILARI
Hüseyin Cevahir
Leyla Doğan
Ağadede Sarıkaya
TKP/ML Kurucusu ve Önderi
İbrahim Kaypakkaya
“Gezi direnişi”yle başlayan ve ülke çapında yayılan eylemler, direnişler yıllardır biriken öfkenin dışa vurumu olmuştur.
Klasik ve alışıla gelen sözlerle, her cinsten, her dinden, her mezhepten, her görüşten insanlar, yaşadıkları ve kendilerini etkileyen olaylardan ve gelişmelerden yola çıkarak sokağa çıktılar.
Olaylar kendiliğinden gelişti. Devletin polis güçlerinin şiddeti karşısında herkes tepkisini ortaya koymak için sokağa çıktı.
Örgütsüz ve kendiliğinden bir kitle hareketi başladı ve gelişti.
Çoğunluğu herhangi bir kitle eylemine katılmamış insanlardan oluşuyor. Polisin kitle hareketlerini bastırmak için kullandığı yöntemleri ve bunların karşısında kendisini savunma yollarını bilmeyen kitleler sözkonusu.
“Örgütlü” olduğu varsayılan sol, yıllarca, 1 Mayıs’larda ve diğer kitle eylemlerinde polis zoruna karşı direndi ve çatıştı. Pek çok deneyime sahip oldu.
Ama bugün sokağa çıkan kitlenin böyle bir deneyimi yok. Belki polis terörüne karşı sokak çarpışmalarının taktik ve tekniklerini öğrenmeye gereksinmeleri var.
Ancak “örgütlü sol”un “kitle”sinden farklı olarak, polis zoru karşısında geri adım atmıyorlar, yerlerinden ayrılmıyorlar. “Sokak taktikleri”ni de fazlaca önemsemiyorlar. Kendi somutluklarında sadece direniyorlar.
Bu kitleye “örgütlü sol”un sokak taktiklerini öğretmek ya da “örgütlü sol”un “sokak çatışmaları” tarzına uyarlamak en son düşünülmesi gereken şeydir.
“Örgütlü sol”un yapması gereken tek şey, kendi deneyimlerinden öğrendikleri “korunma yöntemlerini” kitlelere aktarmaktan ve onların yanında olmaktan ibarettir.
Halk kitleleri eylem içinde hızla öğrenirler ve öğrendiklerini hızla uygularlar. Onlara “akıl vermek”, “yol gösteriyoruz” diyerek eskimiş ve başka ortamların ürünü olan “taktikleri” ya da “teknikleri” onlara öğretmeye kalkmak, gelişen olayların nedenlerini ve dinamiklerini tam olarak kavramamaktan kaynaklanır.
Halk kitleleri, belki “örgütlü sol”un yıllarca kitle gösterilerinde kullandığı “taktikleri”, özellikle polis saldırısı sırasında geri çekilmek, ara sokaklara dağılmak ve ardından yeniden birleşerek eski konumlarını almak şeklindeki taktiklerini bilmeyebilirler. Ama hızla öğrenirler ve öğrenmektedirler.
Bu halk hareketi, basit biçimde düzenin legal sınırları içinde, “yasalara saygılı” bir konuma çekilmeye çalışılmaktadır. “Barışçıl eylemler”, “masum talepler” denilerek, polis terörüne karşı direnişleri pasifize edilmeye çalışılmaktadır.
Diğer yandan bu halk hareketinden bir “devrim” çıkarmaya çalışanlar, bu halk hareketini “örgütlü hale getirmek” adına legal meslek kuruluşlarının güdümüne sokmaya çalışanlar da var.
Hayır!
Düzenin sınırları içinde kalmış ve bu sınırları özenle kollamış meslek kuruluşlarının, konfederasyonların “öncülüğü” bu halk hareketini pasifize etmekten ve kısa vadeli birkaç tavizle geçiştirmekten başka bir sonuç vermeyecektir.
Bırakın halk kitleleri bildikleri gibi ve yaşayarak öğrendikleri gibi direnişlerini sürdürsünler.
“Karşı taraf” silah kullanmadığı sürece silahlanmak ya da silaha başvurmak asla düşünülemez. Ülkede, genel olarak ne denli sürekli milli kriz ve sürekli devrimci durum olursa olsun, ne denli silahlı mücadelenin nesnel koşulları mevcut olursa olsun, asıl önemli olan somut koşullarda silaha başvuran tarafın “karşı taraf” olmasıdır.
Bu herşeyi “karşı tarafın” insafına bırakmak demek değildir.
Yapılması gereken, bir yandan bu kendiliğinden ortaya çıkan, yılların biriktirdiği öfkenin dışa vurumu olan halk hareketinin sürekliliğini sağlamak, diğer yandan bu halk hareketi içinde yer alan en ileri ve en savaşkan kesimleri olası gelişmelere karşı örgütlemek ve hazırlamaktır.
Üç kişi, beş kişi... sayı önemli değildir.
Bir yandan sokak çatışmalarını sürdürürken, diğer yandan olası gelişmeleri öngörerek, onların karşısında neler yapılabileceğini kararlaştırmalıdırlar.
Bugün “karşı taraf” gaz bombalarıyla, çevik kuvvetle sonuç almaya çalışmaktadır. Bunlarla istediği sonucu alamadıkça zoru, şiddeti daha da artacaktır. Halk kitlesini şu ya da bu yolla pasifize edemezlerse, yeniden evlerine kapatmayı beceremezlerse, zor, şiddet artacaktır.
Bugün plastik mermilerden medet uman baskı güçleri, yarın, belki bu akşam gerçek silahlarla ve gerçek mermilerle halk kitlesini dağıtmaya ve sindirmeye çalışacaktır.
Eğer sokak çatışmaları ve halk direnişi böylesine bir zor ve şiddetle karşı karşıya gelirse, onları korumanın yolları ve yöntemleri bugünden, şimdiden düşünülmelidir.
Halk direnişi bir iç savaşa dönüşebilir. AKP iktidarı, Suriye’de cepheye sürdüğü şeriatçıları hiç çekinmeksizin sokağa salabilir. Belki ilk anlarda “eli sopalı, bıçaklı, satırlı” şeriatçı çeteler görülecektir. Ama bilinmelidir ki, bu ilk adımdır. Bunların yetersiz kaldığı yerde, silahlı “sivil” faşist şeriatçı çeteler harekete geçirilecektir.
Faşist şeriatçı çetelere karşı kitlenin özsavunma güçleri şimdiden hazırlanmalıdır. Kimlerin bu özsavunma güçlerinde yer alacağı, ne zaman ve nasıl hareket edecekleri, iletişimlerini nasıl kuracakları şimdiden belirlenmeye çalışılmalıdır.
Bu özsavunma güçleri, faşist şeriatçı çetelerin saldırılarını püskürtmek ve bu saldırılardan halkı korumak için gerekli araçları el altında bulundurmalıdırlar. İlk aşamada bu araçlar, faşist şeriatçı çetelerin kullandığı saldırı araçlarını bertaraf etmeye yetecek sayıda ve boyutta olmalıdır.
Barikat teknikleri geliştirilmelidir. “Karşı tarafın” silahlı saldırısı olmadığı sürece bu barikatlar tahkim edilmeli ve kalıcılaştırılabilmelidir.
Bugün “karşı taraf”ın olayları ne kadar tırmandıracağı, silaha, gerçek silahlara ne zaman ve nasıl başvuracağı belirsizdir. Bu belirsizlik ortamında “silah” en son kullanılacak araçtır.
Bırakın silahı ilk kullanan onlar olsun!
Eğer onlar kitle direnişini bir iç savaşa dönüştürmek isterlerse, o zaman, o an geldiğinde hızla iç savaş koşullarına göre halk kitleleri örgütlemelidir.
İç savaş koşulları ortaya çıktığında, bilinmelidir ki, Türkiye devrimci hareketinin zengin ve geniş savaş deneyimleri vardır.
Bugün meydanlarda, sokaklarda polis güçlerinin zoruna direnen halk örgütsüzdür, öncüsüzdür. Böyle olsalar da, onlara “öncülük” dayatmak, “örgütlü” yapılara tabi olmalarını istemek büyük bir hata olacaktır.
Unutulmamalıdır ki, halk kitleleri, mücadele içinde hızla öğrenirler. İşte o zaman ne yapacaklarını ve nasıl örgütleneceklerini de bileceklerdir.
|
|